buyruk | net

to Infinity and Beyond!

İtalya Macerası: 2. Gün: Venedik

| Filed under Avrupa Erasmus Hayat Seyahat Yurt Dışı

Öyle, böyle bir şekilde uykumuzu aldıktan sonra, sabah 08.30, 09 civarlarında “Yetti, yav.” diyerekten, bu sefer artık biraz İtalya görmek maksadıyla kalktık. Park ettiğimiz yerde hemen böyle ufakça büfemsi bir yer vardı. Elimizi, yüzümüzü yıkayıp kahvaltı için sıramızı beklemeye başladık. Abur cubur yerine şöyle en azından bir sandviç falan olsa, biraz kendimize gelebilirdik, bir de bir daha nerede yemek yiyeceğimiz de meçhuldü tabii. Yazılanlardan pek bir şey anlamıyorduk haliyle, sonra hem etin görüntüsüne bakıp hem de dilin Fransızca ve İspanyolca’ya olan benzerliğinden yararlanmaya çalışıp alacağımızı aldık. İçeceğimizi de kaptık, evet, sanırım tahminlerimiz doğduydu, tavuk almayı başarmıştık.

“Ehh, böylelikte bir öğünü daha atlattık.” diyerek sonunda tekrar Venedik yoluna düştük. Dün bayağı iyi yol gelmiştik, sadece 10, 15 km. gittikten sonra “Kanallar Şehri”ne varmış olduk. Arabadan kurtulup gezmeye başlamak istiyorduk artık. Bir iki denemeden sonra, merkezde bir otopark bulduk, muhtemelen diğerlerine göre pahalıydı ama en azından bugün burada kalsın diyerekten içeriye girmiş bulunduk. Fotoğraflara başlamıştık, daha otoparkın en üst katında. Üç ayak da artık günyüzüne çıkmış oluyordu. Merkezi bir yerde olunca otopark bir avantajımız daha oldu, aşağıya inince, hemen çıkışta/girişte “Tourist Information” vardı. 2.5€’ya bize yetip artacak haritamızı ve yanında gelen küçük kitapçığı edindik. İlk önce biraz kafamıza göre takıldık, dolaştık. Baktık böyle olmayacak, tahmin ettiğimizden büyük bir yermiş :p, en azından biraz bir rota, güzergah belirleyelim diyerekten, içinde bulunduğumuz kısımla ilgili ufaktan bir rota oluşturduk. Kitapçığın bu konuda yardımları oldu. Haritada da gerçekten gezilebilecek yerleri çok iyi katagorilendirmişler ve farklı renklerle belirtmişlerdi. Biz de “Center of Attention“ olarak belirttikleri noktaları ana hedefler olarak belirleyerek genel rotamızı az buçuk belirlemiş olduk. Aralarda kalan, hafiften yolumuzun üzerinde bulunan noktalara da uğrayacaktık tabii. Dikkamizi çeken noktalar arasında, dünyada, en azından Türkiye’de bilindiğinin aksine şehirde maske satan dükkanların sayısı gondol, kayık türü şeyler satanlardan fazla olması yer alıyordu.

Venedik, gerçekten de tam bir turist mekanıydı. Dolaştık, dolaştık, doğru düzgün ne bir markete ne de bir büfeye rastlayabildik. Her şey turistler için tasarlanmış, planlanmıştı. Karnınız acıktığına bir restorana falan gitmeniz lazımdı. Bu da tabii ki pek de uygun fiyatlarla olmuyordu. Artık Venedik’in yerel halkı, İtalyanlar nasıl yaşıyor, nerede alış-verişlerini yapıyorlar diye meraklanmaya başlamıştık. Ve bunu da gidermemiz pek mümkün olmadı maalesef. Doğru düzgün yiyecek alabileceğimiz, hatta doğru düzgünü bırakalım, geçiştirici bir şey de alabileceğimiz bir yer bulamadık koca gün.

Müzelere falan da dikkat ediyor, fiyatları fazla yüksek değilse, girip ziyaret ediyorduk. Üç ayağa da alışmıştım artık, -gerçi ne kadar uzun sürebilir?- özellikle üçlü fotoğraf çekeceğimiz zaman işe yarıyordu gerçekten. Ve de net çıkmayan pozlarda, etkisini görebiliyordunuz, elin kesinlikle titrememesi gerektiği anlarda, üç ayak gerçekten etkisini gösteriyordu. Özellikle gece fotoğraflarının değişmeziydi üç ayak. Sağ ol!

Bayağı bir dolaştık, sabah 10 gibi falan bırakmıştık sanırım arabayı, saat 15, 16 oldu hâlâ dolaşıyorduk, az önce bahsettiğim üzere kendimize uygun yemek yiyebileceğimiz bir yer de bulamamıştık. 1730’larda inşa edilen Piazza San Marco’ya kadar gelmiştik yürüyerek, böylece daha fazla yer görme imkanımız da olmuştu. Gerçekten bu meydanda nüfus patlaması vardı. Daha önce gördüğümüz yerlere nazaran oldukça kalabalıktı, yine yer yer küçük dükkanlarda burada da hediyelik eşyalar satıyorlardı. Diğer bir fark da, bu bahsettiğim maskeler ve özel kostümler giyinmiş olan belki de yüzlerde kişi vardı. Genelde de çift halindeydiler. Turistlerle fotoğraf çektiriyor, poz veriyorlardı. Burada anlam veremediğimiz bir nokta daha vardı. Bunca insan, amca, teyze, çocuk, genç bunu hobi olarak mı yapıyordu yoksa Venedik Belediyesi falan bunlara bir ücret ödüyor muydu? Çünkü gerçekten çok fazla sayıdalardı ve de muhtemelen her gün, ya da haftanın çoğu gününde bu şekilde, burada, bu kıyafetlerleydiler. Bir sonuca varamadık. Meydandaki kulenin de ücretini öğrendikten sonra, burayı da denemeye karar verdik. Gerçekten tüm Venedik’i buradan görebiliyordunuz. Burada da fotolara ve videolara yenilerini ekledik.

İyice acıkmıştık, fiyatça uygun bir yer arama fikrini 2. plana attık, orta karar bir yerde yemeğe karar verdik. Tekrar merkeze doğru dönüyor, aynı zamanda da restoranlarda fiyatları inceliyorduk. Tabii bu arada, hediye almadan da olmazdı. Almak istediğimiz şeylerin en ucuz olduğu yerleri aklımızda tutuyor, aynı zamanda da uygun bir şeyler görürsek, her şeyi sonraya bırakmayıp alıyorduk. (: Böylelikle karnımızı doyuracak bir yer ararken, yine pizzanın yerinde bir tercih olacağına karar verdik. Fiyatlarını da nispeten uygun bulduğumuz bir restorana geçip oturduk. Geçen gün yediğimize benzer şekilde, 3 farklı pizza söyleyip aramızda paylaştık. Burada da geçen gün tecrübe ettiğimiz üzere standart ücrete eklenen miktarı da ödeyerek, -onu da ödeyince artık bahşiş falan yalan oluyordu zaten- mekandan ayrıldık. Hava kararıyordu yavaştan. Geldiğimizin tersi yönünde, farklı yerlerden geçerek geri dönüyorduk. Sokaklardaki insan sayısı azalmaya başlamıştı. Önünden geçtiğimiz, çok da ahım şahım olmayan otellerin fiyatlarını sormaya karar verdik. Bir iki yere sorduk, en sonunda 2 yıldızlı bir tanesinde, kahvaltı dahil, çift kişilik odanın geceliğinin 70€ olduğunu öğrendik. Fena değildi, 3 kişi kalacağımızı düşündüğümüzde. Sonrasında az bir eşyayı buraya bırakıp arabanın yolunu tuttuk. Eşyalarımızı toplayıp, özellikle de şarj aletlerini unutmadan, tekrar düştük Gondol Kenti’nin sokaklarına. Akşamüstü olunca insanlar azalmaya başlamıştı, geceye doğru da tek tük insan görür olduk. Denk geldiği kadarıyla pek fazla bar falan da göremedik, hatta disko falan hiç yoktu. Böyle olunca, biz de insanların otellerine, evlerine gidip çoktan uykuya daldığını düşünmeye başladık. Ufak gece turumuzu tamamladıktan sonra, tekrardan otelin yolunu tuttuk.

Kapıdaki görevlinin 3 kişisiniz, oda 2 kişilik diyerek çıkardığı zorluğu, birimizin sonradan gideceğini söyleyerek geçici olarak geçiştirmiştik. Öğlen geldiğimizde de buna benzer bir zorluk çıkarmışlardı. Erol ve Fırat odaya kayıt yaptırmıştı, ben de geçici olarak geldiğimi söylemiştim. Buna rağmen benden bile pasaportumu isteyip fotokopisini falan çektiler. Enteresan! Sonrasında herkes duşunu falan aldı, kendimize geldik az olsa da. Önce birkaç tane kaçış senaryosu ürettik. Erol bu konuda çok istekliydi hatta. Önce hiç sesimizi çıkarmayalım, eğer arkadaşınızın gitmesi lazım falan derslerse, o gitti zaten falan diyerekten adımı bir şekilde atlatırdık nasıl olsa, planın ilk kısmıydı. Asıl önemli olan 2. kısımdı. Sabahleyin nasıl terkecektik hoteli, hepimizin resepsiyonun önünden geçerek çıkması lazımdı. Böyle olunca durum anlaşılacaktı, aynı zamanlarda çıkmasak bile, her çıkanın anahtar teslim etmesi falan gerekiyordu, ki bu da planımızın içine etmeye yetiyordu. Erol’un parlak fikri bu noktada geldi. Pencereden dışarıya baktından sonra, bulunduğumuz yerin fazla yüksek olmadığına kanaat getirip bir sorun olmadan buradan atlayabileceğini öne sürdü. Her ne kadar bu anı görmek istesem, hatta bununla yetinmeyip üç ayağımda bunu videoya çekmek istesem de bunu deneyemezdik elbette. Hal böyle olunca çöp çekmeye karar verdik. Kısa çöpü çeken gidip arabada yatacaktı. Ama bu sefer durum biraz farklıydı. Kimse otelde kalmak istemiyor, herkes arabada yatmak istiyordu, bu nedenle çekiyorduk bu kurayı. Bunun açıklaması da basitti. Bu ana kadar tahminimizden oldukça fazla harcamıştık, bu noktadan sonra elimizden geldiği kadar tasarrufa gitmeye çalışacaktık. İlk çekecek kişi bendim ve direk kısa çöpü çekerek, pardon bu durumda kısa çubuk krakeri, arabanın yolunu tutacak kişinin kim olacağı hususundaki heyecana da noktayı koymuş oldum. (: İşin bir enteresan tarafı da, yön hissimin her zamanki gibi en üst seviyede olması sebebiyle, hotelden otoparka giden yolu bulabileceğimden pek emin değildim, gece gece, insanın hiç bilmediği bir şehirde kaybolması da pek hoş olmasa gerekti. Neyse efendim, Erol’un tarifini hafızamın bir yerine not ettim, 14 Şubat günü iki aşığı, otel odalarında bırakarak, kendilerine iyi geceler dileyip aşağıya indim. Resepsiyoniste de bir kez daha sordum. Onun tarifi daha kolay ve açık gelmişti. Bu olaydan biraz fazla tırsmamın nedeni de her tarafın labirent gibi sokaklarla çevrili olmasıydı. Bir kayboldun mu devamı kolaylıkla gelebilirdi. Hiç de beklemediğim gibi, 5 dakikaka otopark binasını karşımda görmüştüm. Rahatladım böyle olunca, ve Venedik gece fotoğraflarına yenilerini eklemeye devam ettim. Otoparka varınca arabayı bulmakta da fazla zorlanmadım, (:, kendimi aşıyor muyum neyim (!?). Arabaya varınca, gerekli düzenlemeleri yapıp –eşyaları düzenleme, yatacak yer açma, arka koltuklardı, emniyet kemer başlıklarını ayarlama- biraz da arabayı ısıttıktan sonra artık beni bekliyordu yatağım. (:

Bu yazı toplamda 3620, bugün ise 2 kez görüntülenmiş.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *